| Dilin Bir Var Bir Yok Ankasıdır |
DOYMAMIŞ SES:ŞİİR:2DOYMAMIŞ SES:ŞİİR-2 "Çağımızın parçalanmış bilincini aşacak ruhsal bütünlüğe, ilk insanın saflığına ve kendisini nasıl bir sonun beklediğini bilemediğimiz son insanın gün görmüşlüğüne duyduğumuz iştiyakı ve bunun terennümünü şiirden başka nerede bulabiliriz?" ('Modern Türk Şiirinin Doğası', Ebubekir Eroğlu) Sanırım, yarın yaşanabilirlik kabilinden nelerin cereyan edeceğini, vuku bulacağını bilebilmek, bugün devindiğimiz alanda neleri yapıp yap(a)madığımızı seyretmektir en fazla. Varlık olarak ortaya koyamadığımızdan ötürü hakkında bir şeyleri bilmekten uzak kaldığımızın bilgisi dil aracılığıyla kurgulanır. Bu kurgu yapısı gereği dilseldir. Özellikle de nesnesi olmayan varlık-landırmaların varlık’ı tümüyle dile dayalıdır. Bilinemezin karşıtı olması yönünde bilinebilir kıldıklarımız, seyri mümkün olabilene ilişkindir. Kendim hakkındaki bilgim, varlığımın bilinebilirliği, varoluşumun seyrini bir süreliğine keserek geriye doğru birikenleri durduğum an’a gelene dek seyredebildiğime yönelik kabulle mümkündür. Kısacası, hakkımdaki bilgi seyredebildiğim yanıyla, ondan ibarettir denilebilir. Seyredemediğim her şey, benim onu bilmemden ötededir. Örneğin ölümüm, ben onu seyredemeyeceğimden, bilgisini asla edinemeyeceğim sonumdur(!). Doğumunu ve ölümünü seyretmekten yoksun kaldığımız ben’in bilinemezliği mukadderdir. Başlangıç ve son arasındaki seyirlik var-oluş dilseldir ve bu yüzden de kurmacadır. Asıl hikayemiz, bütün hikayeleri Varedenin tasarrufunda ve onun mülkündedir dolayısıyla. Söz konusu kurmacanın esas unsurları önümüze serilen, bazen de bizatihi sunulan gerçeklik ve dilden ibarettir. İnsana özgü akıl ve irade melekeleri, gerçeklik ve dilin tabiiyetindendirler. Gerçeklik ve dil ile ilişkiye zorlandığım yahut ihtiyaç duyduğum düzlemde bütün sözleşmelere aykırı tutum ve davranışlarım kendine bir dil ediniyorsa, artık gördüğüm, işittiğim ve söylediğim şeyler şiire inkılap edecek demektir. Şiir, yüzü hakikate dönük olandır, adımları ona vasıl gayesindedir. Seyri namümkün hakikatin seyrine şiiri koşmak bir parça özlem giderme kabilindendir hitamında. Bundan ötürü, gerçek olandan, gerçeklik’ten olası bir nedenle, herhangi bir şekilde söz açtığımda, onun hakikat ile direkt bir bağıntısı olmadığını, olamayacağını peşin peşin belirtmeliyim. Üzerine söz söyleme imkanı bulduğumuz, hatta şartları ve sınırları zorlayarak imkanlar devşirdiğimiz dil’in yurdunda yalnızca gerçeklik’ten dem vurabiliyoruzdur. Hakikat dil’e çağıramadığımız hakikat’liğini koruya ve saklayadursun, bütün’den dış-talanmak bir adım ötede parça’lanmaya dönüşecek, neden sonra dil, her parça’lanmışın evliğini, ev sahipliğini kendiliğinden üstlendiğini belli edecektir. Bu durum karşısında kimsesizliğine ve örtüsüzlüğüne ev edindiği dil çatısı altında parça kalarak varlığa, varolmaya koşulmuş olanın dil evinden yükselttiği, ünlediği ses, parça-varlık’ın iniltileri ise, yankısını bula bula çağları ve kıtaları kat eden bu ses yiteceği son’a kadar büyük kulak’ı dolduracağa benziyor. Bu yönüyle parça’nın gerçeklik ve dil ile maruz bırakıldığı komşulukta marazi hâl, bazen dikkatli gözlerden, çoğunlukla da incelmiş hassas yüreklerden gayrısına dokunmuyor gibidir. Git gide ihanet’e varan bu bir aradalıkta parça’nın yazgısına denk gelen, gerçeklik’in çıplak görünürlülüğü mü yoksa dil’in savladığı mı bunu kestirmek hayli güç. Parça’nın sesi son kertede şiir olarak yükseldiği vakit, bir bakıma ihanet edenini de arıyor ve onu cevaplıyordur sanki. İzahına yeltenilen ihanet’in açığa çıkarılması zor olsa da elimizde kendine ait bir fotoğrafı bulunmasa da robot resmini çıkartabilmek ne derece mümkün acaba? Her parça, parça’lanmış parça’lılığını kemale erdirebilmek çabasında, ilkin parça olarak görünürlüğe, orada bulunmaklığa ve son aşamada görünürlük öncesine rücu ederek döngüsünü tamamlamış sayılır. Birinci evrede parça’nın ilk temasa sokulduğu dil midir, yoksa gerçeklik mi? Bunu bilebilmek bir yana, gerçeklik ile dil’in aynı şey üzere mutabakatı tespit edilemedikçe, parça bunlardan birinin yahut ikisinin birden oyununa gelecektir. Şimdi buna bir de parça’nın kendi hesabına bir oyunu ve emeli olduğunu da katarsak, ortaya belki de üç başlı, üç ayaklı bir ihanet resmi kondurmak mecburiyetinde kalırız. Kimin hangisine, nerede ve nasıl ihanet’e kalkışacağı belirsizlikte şiir bizlere neleri söyler/söyletir? Dil’in olanaklığı parça’nın karşısına konumlandırıldığında bir nebze daha netleşir ki, parça’ya özgü ses, dil’in tek ve biricik maddesi ve malzemesidir. Dil’in neredeyse tümden metaforik yapısı, parça’nın elinde şiire yoğrulurken şair-parça’nın elindeki imge kılıcı, adını intikam olarak sabitlemese de, şaire ihanet’in hesabını sorma fırsatını verir; ister dil ister gerçeklik olarak ona sunulana karşı. Yukarıda bahsi geçen oyun, şair sayesinde bozulmuş ve/veya bir kez daha başlatılmıştır denilebilir. İmge sayesinde doymuşluğundan silkindirilen dil, hürlüğüne dikkat kesilerek dil ile dansına imkan bulmuştur. Doymamış ses, imge ile yeri geldikçe sırt sırta, iç içe, dış dışa yeri geldikçe de biri birilerinin yerine geçen olarak şairin gözünü açtırmışlardır. Elbet, teshir gücünden mütevellit tesirinden bahsedebilsek de şiir, bu aralıkta güzel, uslu, süslü-bezeli söz söylemek oyunundan düşmüştür. Yalnızca şiirin söyleyebildiğini, başka türlü söyleme imkanı bulabildikse, bir önceki söyleyiş şiir gömleğini çıkarmalıdır. Şairin şiiri ile ne söylemek istediğine ilişkin izaha zorlandığında bize söyleyecekleri toplamı, seçilmiş aynı kelimeler, imgeler etrafında döner dolaşırsa, açıklama umanın elinde şairin şiir olarak söylediğinden ötesi yoksa, böylece içi de rahatlar şiirin, biçemi de. Burada muhakkak hatırlanmalı ki, şiirsellik hemen her yer ve şeyde karşılaşabileceğimizse de ender bulanandır şiir. Gerçeklik ve dil, dolaysız ve kendiliğinden bir şeyler vermiş değil muhataplarına. Bahsedeceği bir hakikilikten daima yoksundur ve yoksunluğudur onları ölümün kapısına dek götüren, eşikten bir adım içeriye sokmayan. Verdikleri / verecekleri tam manasıyla bir yaşam değilken, tam bir ölümü de sunmaktan uzaktır özgüllükleri. Kaldı ki, yaşam ile ölüm arasındaki bütün yükselti ve eksiltiler enlemesine ve darlamasına, uzam ve uzay bolluğunda gösterenini ve göstergesini ıskalamıştır. Gerçeklik ve dil’den maada elemanları bulunmayan yeryüzü barınağında yine onlar vasıtasıyla inşa edilebilecek her şey, sekülerliğini itirafa şartlı kalmıştır. Önce ve sonra ile, iç ve dışla bağlantılarını kuramamış sistemin yapısal dinamikleri başkaldırı ve isyana yeltendiğinde kısa devreye zorlanacaktır bir nevi. Şairler, gerçekliği ve dili sistem içi mutabakatından caydıracak adam akıllı avare’liğe makes tutumlarıyla, bir yerden sonra at sineği rolüne en uygun adaylar olarak anılacak eşhastır. Gidişatın rahatını bozarak, kendi hakikatine açılan tüm kapı ve pencereleri gerektiğinde sonuna kadar aralayıp, hakikatin hücumuna maruz kaldığında, gerçeklik adına bir bedenden, dil adına şiirden gayrı bir varlığa sahip değildir artık şair. Dile yuvarlanan yahut dil ile yuvarlanmaklığı bakımından insan, düştüğü / düşürüldüğü dil zemininde bir müddet sürünmesi, emeklemesi haricinde yetileri sayesinde kolayından ayak-lanmıştır. Varedenin öğüdü ve önde gidenlerin esinlediği adımlarla dönenip durduğu dirim mekanında bugün tıpkı kenarda bir sahnede, yarın ise mahşerin göbeğinde bütün söyleyeceklerine karşılık değil, yerinde ve özlenen bir suskunluğun temsili olarak şiire bel bağlayacaktır. Bu manada şiir, birer yanılsama olduklarını unuttuğumuz yanılsamalar olan gerçeklik ve dilin tuzağından uzaklaşmanın biricik teminatıdır. Can sökücü sorulara cevap beklenilen, hesap vermelerin güçleştiği, belki tersine döndüğü bir sorgulamada, söylemekten, cevaplar yetiştirmekten ötürü tüm kazanımlarını yitirme riski taşıyanın susmayı becerebildiği dilidir şiir. Kafka’ nın Dava’lısının ne sebeple, kim tarafından, hangi amaca yönelik yargılandığını ve cezalandırıldığını bir türlü öğrenemediği yalnız bırakılmış dünyasında, bağlamı sökülüp atılmış düzlemin en ortasında dilin toptan imkanlarını seferber etmek dahi çıkar yol bulamayacaktır. Dil bir çırpıda kendini hükümden düşürebilmekte, menfaati mucibince görünmezliğe sıvışabilmekte, gerçeklik ise yanılsamalarının bilmem kaçıncı perdesini sahnelemek üzere çoktan hazırdır oyununa.
22:31 - Salı, Mayıs 22, 2007 - yorum {1} - yorum yazYÜZÜĞÜN PARMAK TAKINTISIYüzüğün Parmak Takıntısı “İkindi sonrası kalabalık dağılmış, hemen birkaç adım ötede akşam, güne ait tüm hay huyların; gürültü ve şamataların bölünür parçalanırken önce yükselecek sonra ise kapalı boş bir odanın tahta zeminine tek tek dökülecek olan parçalarının sonuncusunu bekleyen yaşlı bir efendinin sabırsızlığı içinde, biraz sonraki koyu sessizliği kolluyor gibiydi. Avlunun bahçe ile buluştuğu erik ağacının yanında çardağın gölgeliğinde masa ve sandalyelerin üstünde ve altında peçeteler, plastik bardaklar ve ufak ekmek parçaları ile izmaritler, güzel bir günün sona ermişliğinin üzerini örtecek akşam karanlığına rağmen orada serpildikleri yerde sabaha dek mırıldanıp duracaklardı sanki. ‘Neden çoğunlukla o anki sevinci, neşeyi değil de hüznü ve kederi dillendirirler hep, kendiliğinden geride kalanlar yahut bizim onları orada bıraktıklarımız ki?’, diye geçirdi içinden. Fakat, içinde aniden vardığı bu sonuca bel bağlayamayacak denli kırılgan ve mütereddit, ayakta donakaldığı noktadan adımlarını güçlükle kurtarıp usul usul, zaten toparlayamadığı düşünceleri ile değil, kesin kes duygularının rotasında içeriye, odasına sığındı; yirmi yedi yıllık varlığından çok, bir günlük var oluşundan ibaret yaşanmışlığı beraberinde.” - Hey hey, tamam dur bakalım bana okuduğun nedir bu? Şu cümlelere bir bakar mısın, ne kadar uzun ve dağınık sanki. Bir başlamış fakat nerede ne vesile ile biteceği belirsiz. Bırak bana bunları okumayı da sadece üzerine konuşalım ha, ne dersin? - Olur, hayhay. Evet bu, benim henüz kaleme aldığım, konusu ‘yüzük’ olan bir öykü çalışması. Son noktasını koyup bitirmem lüzum ediyor. Bu yüzden sana okuyacaktım ki, varsa bir eksiği giderelim. - Anladım. İyi de, neden yüzük? - Bir dergi, her ay belirlediği nesne veya eşya ile ilgili güzel dosyalar hazırlıyor. Bu ayki dosya, yüzük üzerine çalışmalardan oluşacak. - Dur, yavaş ol bakalım. Yahu, insan yüzük ile ilgili ne yazabilir ki? - Bak, bunu bilebilmek için üzerinde üç- beş dakika konuşmamız kafi, göreceksin ki ne çok şey bulacağız. Ve hatta yanılmıyorsam sendin değil mi, annene hediye ettiğin yüzüğün onun vefat etmesiyle tekrar sana geçtiği fakat, evlenmeden önce nişanlına takacağın yüzüğe paran çıkışmadığı için o yüzüğü satmak zorunda kalan? - Ah!, neden bunu hatırlattın ki şimdi bana. Evet, tam olarak böyleydi. Sanırım öyle çok hikayeleri vardır ki insanların yüzüklerle. Onlar sadece parmaklara takılan aksesuarlar değil. Bir sürü anlamlar ve değerler takmış oluyoruz parmaklarımıza baksana! - Kesinlikle öyle dostum. Ben biraz yoğunlaştığım vakit gördüm ki hatıra ve anılar sağlı sollu kaç koldan sarmakta etrafımı. Bir süre sonra baktım bir güzel öykü yer etmekte zihnimde. Kağıdı ve kalemi elime aldığım da ise işte az önce sana tamamını okuyamadığım hikaye çıkıverdi ortaya. Müsaade edersen bari geri kalan kısmını anlatayım, herhalde merak ediyorsundur… yüzündeki ifadeden öyle anlaşılıyor ki devam edebilirim. Lakin uzun uzadıya anlatacağımı sanma, sana okumak isteyişim hevesini yitirdi bende… Az önce bahçeden içeriye giren genç adam nişanlı bir delikanlıydı. Yalnız yaşıyor, önünde avlusu ve genişçe bahçesi olan o evde. Anne ve babasını erken yaşlarda kaybettikten beri dedesinden kendisine miras kalan evde hayatını sürüyor. Ve de nişanlı henüz. O gün odaya bu duygu yoğunluğu içinde girince, aklına yıllardır geciktirdiği ve aslında çok da merak ettiği bir şey yapmak geliyor. Neydi bu istediği şey? Evet, kendisinden önce ve dedesinden de sonra kimsenin açmaya niyetli olmadığı bir sandık var. Nerede? Yıllardır orada bulunduğu tavan arasında tabi ki. Baba bu sandığı açmıyor çünkü, dedeyle yani babasıyla sorunlu yaşamlarını bir birlerine kırgın halde sonlandırıyorlar. Nedenine gelince yasak bir aşk diyebiliriz buna. Genç adam sandığı açtığında bir mektup ve küçük bir takı kutusu buluyor. Ama tam burada bir gizem başlıyor. Mektup oğula değil de toruna hitaben yazılmış. Yaşlı adam bilmiş olmalı oğlunun bu sandığı açmayacağını. Daha da mistik yanı şu bu öykünün. Kutunun içinden bir yüzük çıkıyor fakat sıradan bir yüzük olamaz, tahmin edersin ki. Yaşlı adamın Nur-u Osmaniye Camii’nin avlusundan geçince hemen sağ çaprazda bir kuyumcu dükkanı varmışmış. Müşterilerinden saraylı dul bir hatunla gönül ilişkileri tüm ailenin kulağına da çalınmış vaktiyle. Yüzüğün içinde biraz dikkatlice bakıldığında bir ismin kazınmış olduğunu gören genç adam şaşkınlıktan sendeleyiveriyor bir ara. Niye mi? Dostum düşünsene yüzükteki isim nişanlısının ismi de ondan. Bu kaşlı harikulade olduğu besbelli yüzüğün bir yüzük olmaktan apayrı tarafı olmalı. Oğluyla ve eşiyle girdiği münakaşaların neticesinde yüzüğü saklamış olmalı diye düşünebilirsin ki, hayır bence bu değerli yüzüğü kabul etmemiştir dul kadın. Neden kabul ettiğini biliyor değilim, sezgilerim bana bunu işaret ediyor yalnızca. - Bırak afaki değerlendirmelerini bir yana, hepsini kendine sakla. Hayır, şimdi asıl merak ettiğim şey mektup oldu. Dede torununa hitaben yazdığı mektupta neler yazmış söylesene. Ayrıca yanlış anlamadım değil mi, dede ile torunun sevdikleri kadınların isimleri aynı. - Tamam madem istediğin bu, ondan da bahsedeyim biraz. Ha evet, isimler aynı. Şimdi, mektup sevgili torunun henüz doğumu ile kaleme alınmış. Yüreğindeki sıkıntı ve zihnindeki sorunların dağıldığı bir bahar rüzgarına benzetilmiş dünyaya yeni gelen bebeğin doğum sevinci. Oğlu ile arasında giren soğukluğun ve mesafelerin aşılması bebek sayesinde mümkün olacakmış havasını estiriyor yaşlı adam satır aralarında. Ve çok geçmeden yüzük ile bilgileri bir bir anlatmaya koyuluyor. Çok ilginç, bak nasıl başlıyor yüzük bahsi, okuyorum. “ İnsanda el, elde parmak, parmakta yüzük dönüyor işaret ediyor yazgı sahibini…” Ve bak, rasgele işaretlediğim yerlerden devam ediyorum okumaya. “Hususiyetle mücevherlerin, envai türlü takıların imal edildikleri madenlerin tabiatta az ve nadir bulunur olduklarından ötürü zaten kıymet biçtiğimiz şeyler olmaları bir yana, bizim kaderimizle bütünleştikleri yerde esas anlam ve değere kavuşmaları sebebiyle de apayrı mana dünyasının kapılarını açarlar bizler için.” “ Yüzük görmemiş parmaklar olduğu gibi, parmağını da bulmak isteyen yüzükler olagelmiştir oğlum. İşte bu yüzük asıl sahibini senin vesilenle bulacağını bana ilham etmeseydi nereden bilebilirdim, bu gün biliyor olduklarımı…” - Benim öyküm kaba hatlarıyla bu kadar, senin bana iletmek istediğin şeyler varsa dinlemek isterim dostum. - Tabi ki söylemek istediklerim var fakat, benim bir ricam olacak sana. Umarım beni kırmazsın. Gel, en başta yaşadıklarımızı bir süreliğine unutalım ve sen bana ta başından alarak hikayeyi okusana, lütfen. - Ee, ne yapalım, öyle olsun bakalım. Dinliyor musun? “İkindi sonrası kalabalık dağılmış, hemen birkaç adım ötede akşam, güne ait tüm hay huyların; gürültü ve şamataların bölünür parçalanırken önce yükselecek sonra ise kapalı boş bir odanın tahta zeminine tek tek dökülecek olan parçalarının sonuncusunu bekleyen yaşlı bir efendinin sabırsızlığı içinde biraz sonraki koyu sessizliği kolluyor gibiydi.” - Şey, özür dilerim araya girdiğim için. Yahu bu hikayenin adı neydi sahi? - Adı mı? Yüzüğün Parmak Takıntısı.
mart-nisan 2007 LAMURE dergisi 14:57 - Cumartesi, Mart 10, 2007 - yorum {yok} - yorum yazİÇERİNİN UZAKLIĞINA DIŞARININ YAKINLIĞI KÂFİDİR Mİ? İçerinin Uzaklığına Dışarının Yakınlığı Kâfidir Mi? Bir insanı yok-saymaya/öldürmeye yatkın ilişki(sizlik), ilişkinin ucundaki diğerine – en azından zahiren-öldürme hakkını verir gibi olsa da, insan yaşamsallığını ölümsellikten farklı kılan gerçek bir yanılsamadır. Yaşanmayandan hatta yaşanabilirdi’den daha önemlisi kuşkusuz halihazırda yaşanan olacakken, insanı ölüme/yok-saymaya bırakabilme yeteneği her halükarda söz konusudur. Ve kader belirleyicidir. Sevgiyle yönelinmişe doğru atılacak her adım, karşılığını bulsa da bulamasa da bir ilişki varlığını sürekli yineler. Bu bağlamda, karşılık bularak içeride tutulmak ya da yüz bulamayarak dışarıda kalmak arasındaki nahif çizgi neleri çevreleyecek, belirleyecek ve yaşanır kılacak, bilinmiyor. İçerde olmanın dışarıda durmaktan ayrı olacağı telakkisi, bir sözde ayrılık yahut ayrıcalıktır. İçerinin konformizmine karşılık hariçtekinin muhtemel yabansılığı ve tekinsizliği, tarafların söylemlerini radikal bir ayrışmaya tabi kılar. Söylemin ayrıştıracağı eylem, sevgiyi farklı kollardan taşıyacağı gibi farklı kaynaklardan besleyecektir de. Sonuçta sevginin karşılığını gördüğü için evcilleştirilmiş yanıyla, açıkta kaldığından ötürü hırçınlaşan yanı ilişkiyi / ilişkisizliği tesis etmektedir. Kabul bulan sevgi, bir süre geçince alışkanlıklara sarmalanmaktan farksız olacaksa, yeniliğini ve tazeliğini muhafaza edemeyecekse dışarıda tutulanın imreneceği şey olmaktan çıkacak demektir. Biri öbüründen daha efdal sayılamaz sanırım. Sevginin ölümle ilintilendirmeye çalıştığım ilişkisi, onun yaşamla sürdürdüğünün çok uzağında yahut karanlığında değil, bizzat özünde ve daima örtülü olarak devrededir. Evcilleşen sevginin beraberinde sürüklediği yaşantının ölüme terkedilmiş yakınlığı ile dışarıda kalanın yabanileşen sevgisi ve onun ölümle akrabalığı, gerçek ve yanılsama dolayımında bizlere, alışılmışın dışında bir gözlem edinme fırsatını sunabilir. Gerçeklenen ya da yanılsanan ölüm / yaşam birlikteliği veya karşıtlığı iç içe şeyler olarak mı okunmalı yoksa apayrı bağıntılar gibi mi değerlendirilmeli, bunu kendiliğinden vuzuha kavuşturmak oldukça güç. Bedensel ölüm mukadder ve gerçek olarak bilinen ölümdür. Buna mukabil bahsi yapılabilen ölüm metafor olarak kullanılan, dolayısıyla bedensel / gerçek olanından doğruca yalıtılmış kullanımıyla karşılanır. İnsan varlığının / yaşamının beden dışı canlılığı sadece vücut bulmuşluğu ile ne sınırlı ne de ona indirgenebilir mahiyettedir. Otuzunda ölüp altmışında toprağa verilmiş bir insanın hikayesi, uzun uzadıya anlatılması lüzumu olmayan bir hikayedir nihayetinde. Yaşam ve ölüm birbirine ulanmış halde ve biri diğerinin yerini alabilecek şekilde renginden ve biçiminden sıyrılarak yanılsamayı başlatmıştır denilebilir. Ölümlerden ölüm beğenmesi mecburiyetinde bırakılanın haline benzer bir durumda, beden ölümünün haricinde yeğlememiz gereken bir ölüm / yaşam söz konusu olduğunda gerçeğe yakın, evcilleştirilmiş, içe çekeni mi tercih etmeliyiz; tümüyle yanılsama olabileceği, yabansıyı, dışlanmışı mı yoksa... Şimdi sıra, nasıllığı ve hangi boyutlarda olduğu önemsiz fakat varolduğu kadarı ile zaten yeterli öneme haiz irade etme yetisinin konuyla ilişkisine gelmektedir. İrade etmek, seçmek, tercih etmek artık, kader denileni inanca göre, ya oluşmuş ya da oluşmakta olan olarak belirlemek içindir. Lafı fazla uzatmadan söyleyebilirim ki bu aşamada kader, yolun sonunda ulaşılmayı bekleyen belirlenimli bir hedeften çok, büyük bir çoğunlukla yolun önüne insanların aralıksız koydukları, çıkardıkları manialardır. İster yaşanmayan veveya yaşanabilirdi’ lik imkanı taşıyan şeyler olsun isterse de yaşananlar, her biri bu engelin bir bakıma adıdır. Ayrıca bu engelleme sorununu, önlerini tıkama alışkanlıklarını giderme yeteneği insan varlığında mündemiçtir. Nihayetinde Büyük Kader’ e insanlar bu yollardan yürümüş olurlar. Artık varolmanın, genelde yaşanan ve yaşan(a)mayan bu bütünlüğü varolabilmenin sebebidir de denilebilir. Tam da burada yaşam’ a ya da ölüm’ e varolmanın aynılığı kendi rengini yahut renk’ sizliğini görünür kılmaktadır. Bu renk ve ya renk’ sizliğin seçilebilir tonlarını seçip- seçmemek kaydıyla insan, nihayetinde bir tercih sahibi olmaklıktır. Fakat bu sahiplik hiçbir vakit tercih eden ve edilen arasında bir eşitliği şart koşmayacaktır; renklerin renk’ sizliğin en güzeli nasıl ki, aynı renk renk’ sizlik olamayacaksa tüm insanlara. Belki de görebilenler için, örneğin kırmızı ve mavi tek bir renk(sizlik)tir, gözlerimizin gerisinde...
19:47 - Çarşamba, Ocak 10, 2007 - yorum {yok} - yorum yazİĞNEDEN İPLİĞE...İĞNEDEN İPLİĞE...
Eşyaya isim verme yetisi, insanlar dünyasında öyle doğal bir gelişim üzere işlevselliğini icra ediyor ki, bazen nesne ile o nesnenin göstereni harfler ve ya sesler arasında muazzam bir işbirliği yahut özdeşlikler hasıl oluyor. Çok enteresan karşılaşmalar tecrübe ediyoruz akıp giden eşyalar ve isimler aleminde. İsmi ile müsemma eşya ve nesneler arası bağıntılar inanılmaz ufuklar sunuyor yeryüzü sahnemizde.
Mesela, yanlış hatırlamıyorsam bir özdeyiş olmalı bu hususta: ‘Her şey ismi ile müsemma olsa idi, iğneye diken, dikene de iğne denirdi’ türünden. Evet, hazır konumuz iğne iken yerinde bir girişle başlangıç yapmış sayılırım. Demek ki iğne isminin nesnesi ile bir müsemmalığı söz konusu değil. Hem, öyle farklı anlamlarda kullanıma açık ki iğne, sadece ‘iğne’ denildiğinde bile birden çok şey hücum ediveriyor zihnimize. Yine de hangi amaçla lafı edilse de iğnenin, bir ucundan canımız yanmıyor değildir bir anlığına. Doğar doğmaz aşılarla başlayan bu hikaye, yaşadığımız sürece farklı sağlık niyetlerine göre yiyeceğimiz iğnelerle devam ediyor çünkü. İğne yaptırmaktan korkanların çokluğunu düşündükçe, bu düşünce daha da oturuyor yerine.
Ama hayır, dedik ya, iğne denildiğinde akla ilk ve tek gelen elbette bununla sınırlı değil ve olamaz. Dikmek mevzu bahis edildiğinde, envai çeşit iğneler bir bir aklımıza gelmeye meyyal. Dikiş iğneleri dahi kendi içlerinde fonksiyonlarına yönelik çeşitlilikte ve adlarda sıralanıyor yani. Mevzu bazen ucun ve ince, bazen de derin ve acılı olabiliyor velhasıl. Ayrıca çeşitli alet ve edevatların, makinelerin çok önemli aksamı iğneleridir biliyoruz ki. Örneğin, kullanımları çocukluk dönemime denk gelen gramofonların, pikapların iğneleri bir kırılmaya görsün, işte bu eşyaların artık hiçbir işe yararlığı kalmamıştır artık. Öyle ki, iğnenin yenisi temin edilmeden bu zevkten yoksunsunuz demektir.
Ve tabi ki burada iğne yapraklı bitkileri, özellikle de iğneli hayvanları unutmamak icap eder. ( İğne yapraklı çam ağaçları, arı iğnesi, akrep iğnesi vb. ilk elden aklıma gelenler.)Şöyle iğne denli ince ve sivri düşünülecek ve pek çok şey hatırlanacak olduğunda daha da bir görürüz ki, dünyamız ve hayatımız ne fazla iğnelenmiş halde. Hele dilimiz, nasıl da benimsemiş iğneli bir yaşamı. Yeri gelir, bir ucu delik bu metal parçasının acı sivriliği gölgede kalır, dilimizin iğnelemeleri yanında. Yanılıp yakılıp elime atasözleri ve deyimler sözlüğü alacak olsam, bilirim ki iğne, batmadık, dikmedik yer bırakmamıştır. Sadece Türkçe’ de ki birleşik sözlere bakmak bile dikkate şayandır: İğne ardı, dikiş iğnesi,insülin iğnesi, kravat iğnesi, şeytan iğnesi, yelken iğnesi,yılan iğnesi, iğne yastığı, çatal iğne, çatallı iğne, kancalı iğne, karaiğne, mıknatıslı iğne, ağ iğnesi, çobaniğnesi, iğne oyası, iğne deliği, iğne iplik, olta iğnesi, yorgan iğnesi vs..
İğne ile ipliğin o biri birilerinden koparılamaz ilişkisi ise, zaten başlı başına bir güzellik. Güzellik diyorum çünkü, bir sevgi ve aşk vardır sanki yazgılarında; hafife alınamayacak ve her daim sürecek türden. İç içe geçmeye görsünler, ne harikuladedir bazı dillendirdikleri. Fakat, ilânihaye biz insanların eliyle kavuşturulmaları şartıyla. Bu vuslat bazen ustalıklı, narin bir ele, bazen de beceriksiz, kör bir ele kalakalmıştır. Halbuki uygunundan bir iğne iplik , güzelce birleşmelerin özlemi içinde kolayından bir araya gelmek isterler. Yeter ki siz, ipliği ucundan birazcık dudaklarınızla ıslatıverin, gerisi iğnenin işidir.
Az kalsın unutuyordum, üzerinizden çıkarmadan, elbisenizin bir tarafını dikmek istediğinizde, örneğin gömleğinizin düğmesini. Sakın ucundan koparılmış bir parça ipliği ağzınıza almayı unutmayın, bir yanı dudaklarınızdan sarkacak şekilde. Benim, içlerinde en çok sevdiğim batıl inançlardan biri de budur, zira…
kasım/aralık 2006, lamure dergisi 22:35 - Pazar, Aralık 24, 2006 - yorum {yok} - yorum yazBAKMA BANA EL GİBİ
BAKMA BANA EL GİBİ
dağlara, dağlara, dağlara doğru H.Hüseyin Korkmazgil
Bir kitabın sayfalarını ilk kez açmaktan evveldir, kitaba dair zihnimizde açılanlar (sanırım yalnızca yapraklarını rüzgarların açtığını düşünmekte serbest olduğum, nasıl anlatayım işte, öyle bir kitabın sahifeleri arasında denk gelinir kitap düşüncesine ve kavramına). Her kitaptan önce açtığım ilk sayfada her vakit kendisi vardır, hayali, efsunu. Ve diğer taraftan, bir kitap içine neleri alabildiğinin göstergesi olarak şaşırtmaktadır, sınamaktadır beni. Lakin, oylumuna baktığımızda belki de en az hacimli olan şiir kitaplarının derinliği ve kapladığı alan diğerlerinden hayli farklı sayılmalı.
Lafı neden uzatayım ki? Dolaşıp geleceğim yer, şiir, şair ve oradan da Cafer Turaç olmayacak mı sanki? Liseli bir gencin şiir adına neleri bilmek istediğinin ve uçsuz bucaksız tecessüsünün önüne çıkıveren isimlerden birinin de Cafer Turaç olması ne tuhaf. Burada söz konusu ettiğim tuhaflık çok katmanlı aslında. Tamam, ilgisi, hevesi ve hatta bedeni kitapevlerinden çıkmak bilmeyen birinin bu isme tevafuk etmesi çok da tuhaf addedilmemeli, denilebilir. Fakat, öylesine ayrıksı bir zaman diliminde, aynı ayrıksılıkta bir şiirle tanışmanın sancıları bitecek türden olmadı. Hatta, “Sessiz Redifler” isimli kitabın İz Yayınlarından ilk baskısının kapak rengi dahi bu sancıya dahil olmuştur bende. Erken bir tanışıklık, kim bilir belki de vakitsiz bir tanışıklık neticesi olacak, yeterince tanıyabilmiş değilim Cafer Turaç’ı ve şiirini (bu, evet aynı vakit bir paradokstur). Sahi siz tanıyor musunuz onu?
Yahu, neden sanki insanlar adını ‘şiir’ koydukları bir yarayla didişir dururlar? Kime ne söyler, neleri anlatır ve yine kime? Bütün şairler, hangi yörenin akrabalığını taşırlar biri birilerine? Örneğin, Turaç şiirini kimler okur, okumakla da kalmaz sever, takipçisi olur. Modern şiirin yalnızca erbaplarına seslenen ayrıcalıklı ve ustalıklı dili, az önceki akrabalığın yalnızca ilk elden sözü edilenidir. Turaç şiirinin yoğunluklu lirizmi, derinlemesine ve enlemesine kuşatıcılığı ve topyekün haslığı, zaten bizlerden bir hısımlığı umuyorken, buna bir de bizzat şairin kendi içine evrilmiş sükutu eklenince şahsımın ilgiyle izlediği bir manzara tekevvün ediyor önümde (tuhaflığın bir ucu da buradan boy veriyor).
İlk gençliğimden beri umar ve beklerim ki, herhangi bir yazar yahut şair, haricindeki ve dahilindeki buğu ile yaşıyor ve görünüm sunuyor olsun. Bu ne demek; sanırım bu, şairi abartısız fakat sahih bir konumda duralıyorken bulmakla ilintili halin bizzat kendisi. Daha açık söylendikte, (Cafer Turaç isminden hareketle) şair, ismini şiirinin önüne koymamak üzere elinden geleni layıkıyla yapıyor gibi. Elbette bu, şairin geniş çevrelerce bilinmeyşinin, tanınmayışının nedeni olarak görülebilir. Ama bakın, ben gereğince tanıyamadığımı itirafa koyulduğum şair hakkında bir yazı kaleme almaktayım. Cafer Turaç şiirine tesadüf edememek ne çok şey kaybettirirdi bana, bunun ayırdında olabilmekse ayrı bir kazanç. Müthiş bir kadercilik sezinliyorum şu anki ahvalimde, zira öyleme geliyor ki, buna duyulacak ihtiyaç şahsımla sınırlı hiç değil. Yani şu; Cafer Turaç veyahut aynı mizaçlı başka şair, bir bu saatten sonra ulaşması lüzumlu yerlere, sırf şiirlerini yayınlatıyor olmakla ulaşmışlar ve ulaşacaklardır.
Hemşehrim, şair Korkmazgil’in yukarıda bir bölümünü alıntıladığım şiirini duyduğum her seferinde, yalnızca ses benzerliği ile bile Cafer Turaç’la ünsiyete yollanıyorum. Ve o sıra içsel bir çağrı uzanıyor benden şaire: ‘bakma bana el gibi’. Hemen ardındansa şunu söylemekten alamıyorum dilimi: yalnızlığım yalnızlığını tanıyor, ey şair!...
eylül 2006 derkenar dergisi 10:12 - Cumartesi, Eylül 23, 2006 - yorum {2} - yorum yaz
|
Hakkımda DENEME VE ŞİİR Ana Sayfa Profilim Arşiv cemaat.com antoloji.com okumayeri.net hamvakit Kategoriler Son Yazılar - BAHAREVİ - GECE MATİNESİ - YÜZÜK DALINA ASILI PARMAK - SÖĞÜT GÖLGESİ TREN İSTASYONU - DOYMAMIŞ SES:ŞİİR:2 - YÜZÜĞÜN PARMAK TAKINTISI - ELMA ÇÜRÜĞÜ - HEKİM - İÇERİNİN UZAKLIĞINA DIŞARININ YAKINLIĞI KÂFİDİR Mİ? - İĞNEDEN İPLİĞE... Arkadaşlarım |