YÜZÜĞÜN PARMAK TAKINTISI
Yüzüğün Parmak Takıntısı
“İkindi sonrası kalabalık dağılmış, hemen birkaç adım ötede akşam, güne ait tüm hay huyların; gürültü ve şamataların bölünür parçalanırken önce yükselecek sonra ise kapalı boş bir odanın tahta zeminine tek tek dökülecek olan parçalarının sonuncusunu bekleyen yaşlı bir efendinin sabırsızlığı içinde, biraz sonraki koyu sessizliği kolluyor gibiydi.
Avlunun bahçe ile buluştuğu erik ağacının yanında çardağın gölgeliğinde masa ve sandalyelerin üstünde ve altında peçeteler, plastik bardaklar ve ufak ekmek parçaları ile izmaritler, güzel bir günün sona ermişliğinin üzerini örtecek akşam karanlığına rağmen orada serpildikleri yerde sabaha dek mırıldanıp duracaklardı sanki.
‘Neden çoğunlukla o anki sevinci, neşeyi değil de hüznü ve kederi dillendirirler hep, kendiliğinden geride kalanlar yahut bizim onları orada bıraktıklarımız ki?’, diye geçirdi içinden. Fakat, içinde aniden vardığı bu sonuca bel bağlayamayacak denli kırılgan ve mütereddit, ayakta donakaldığı noktadan adımlarını güçlükle kurtarıp usul usul, zaten toparlayamadığı düşünceleri ile değil, kesin kes duygularının rotasında içeriye, odasına sığındı; yirmi yedi yıllık varlığından çok, bir günlük var oluşundan ibaret yaşanmışlığı beraberinde.”
- Hey hey, tamam dur bakalım bana okuduğun nedir bu? Şu cümlelere bir bakar mısın, ne kadar uzun ve dağınık sanki. Bir başlamış fakat nerede ne vesile ile biteceği belirsiz. Bırak bana bunları okumayı da sadece üzerine konuşalım ha, ne dersin?
- Olur, hayhay. Evet bu, benim henüz kaleme aldığım, konusu ‘yüzük’ olan bir öykü çalışması. Son noktasını koyup bitirmem lüzum ediyor. Bu yüzden sana okuyacaktım ki, varsa bir eksiği giderelim.
- Anladım. İyi de, neden yüzük?
- Bir dergi, her ay belirlediği nesne veya eşya ile ilgili güzel dosyalar hazırlıyor. Bu ayki dosya, yüzük üzerine çalışmalardan oluşacak.
- Dur, yavaş ol bakalım. Yahu, insan yüzük ile ilgili ne yazabilir ki?
- Bak, bunu bilebilmek için üzerinde üç- beş dakika konuşmamız kafi, göreceksin ki ne çok şey bulacağız. Ve hatta yanılmıyorsam sendin değil mi, annene hediye ettiğin yüzüğün onun vefat etmesiyle tekrar sana geçtiği fakat, evlenmeden önce nişanlına takacağın yüzüğe paran çıkışmadığı için o yüzüğü satmak zorunda kalan?
- Ah!, neden bunu hatırlattın ki şimdi bana. Evet, tam olarak böyleydi. Sanırım öyle çok hikayeleri vardır ki insanların yüzüklerle. Onlar sadece parmaklara takılan aksesuarlar değil. Bir sürü anlamlar ve değerler takmış oluyoruz parmaklarımıza baksana!
- Kesinlikle öyle dostum. Ben biraz yoğunlaştığım vakit gördüm ki hatıra ve anılar sağlı sollu kaç koldan sarmakta etrafımı. Bir süre sonra baktım bir güzel öykü yer etmekte zihnimde. Kağıdı ve kalemi elime aldığım da ise işte az önce sana tamamını okuyamadığım hikaye çıkıverdi ortaya. Müsaade edersen bari geri kalan kısmını anlatayım, herhalde merak ediyorsundur… yüzündeki ifadeden öyle anlaşılıyor ki devam edebilirim. Lakin uzun uzadıya anlatacağımı sanma, sana okumak isteyişim hevesini yitirdi bende…
Az önce bahçeden içeriye giren genç adam nişanlı bir delikanlıydı. Yalnız yaşıyor, önünde avlusu ve genişçe bahçesi olan o evde. Anne ve babasını erken yaşlarda kaybettikten beri dedesinden kendisine miras kalan evde hayatını sürüyor. Ve de nişanlı henüz. O gün odaya bu duygu yoğunluğu içinde girince, aklına yıllardır geciktirdiği ve aslında çok da merak ettiği bir şey yapmak geliyor. Neydi bu istediği şey? Evet, kendisinden önce ve dedesinden de sonra kimsenin açmaya niyetli olmadığı bir sandık var. Nerede? Yıllardır orada bulunduğu tavan arasında tabi ki. Baba bu sandığı açmıyor çünkü, dedeyle yani babasıyla sorunlu yaşamlarını bir birlerine kırgın halde sonlandırıyorlar. Nedenine gelince yasak bir aşk diyebiliriz buna. Genç adam sandığı açtığında bir mektup ve küçük bir takı kutusu buluyor. Ama tam burada bir gizem başlıyor. Mektup oğula değil de toruna hitaben yazılmış. Yaşlı adam bilmiş olmalı oğlunun bu sandığı açmayacağını. Daha da mistik yanı şu bu öykünün. Kutunun içinden bir yüzük çıkıyor fakat sıradan bir yüzük olamaz, tahmin edersin ki. Yaşlı adamın Nur-u Osmaniye Camii’nin avlusundan geçince hemen sağ çaprazda bir kuyumcu dükkanı varmışmış. Müşterilerinden saraylı dul bir hatunla gönül ilişkileri tüm ailenin kulağına da çalınmış vaktiyle. Yüzüğün içinde biraz dikkatlice bakıldığında bir ismin kazınmış olduğunu gören genç adam şaşkınlıktan sendeleyiveriyor bir ara. Niye mi? Dostum düşünsene yüzükteki isim nişanlısının ismi de ondan. Bu kaşlı harikulade olduğu besbelli yüzüğün bir yüzük olmaktan apayrı tarafı olmalı. Oğluyla ve eşiyle girdiği münakaşaların neticesinde yüzüğü saklamış olmalı diye düşünebilirsin ki, hayır bence bu değerli yüzüğü kabul etmemiştir dul kadın. Neden kabul ettiğini biliyor değilim, sezgilerim bana bunu işaret ediyor yalnızca.
- Bırak afaki değerlendirmelerini bir yana, hepsini kendine sakla. Hayır, şimdi asıl merak ettiğim şey mektup oldu. Dede torununa hitaben yazdığı mektupta neler yazmış söylesene. Ayrıca yanlış anlamadım değil mi, dede ile torunun sevdikleri kadınların isimleri aynı.
- Tamam madem istediğin bu, ondan da bahsedeyim biraz. Ha evet, isimler aynı. Şimdi, mektup sevgili torunun henüz doğumu ile kaleme alınmış. Yüreğindeki sıkıntı ve zihnindeki sorunların dağıldığı bir bahar rüzgarına benzetilmiş dünyaya yeni gelen bebeğin doğum sevinci. Oğlu ile arasında giren soğukluğun ve mesafelerin aşılması bebek sayesinde mümkün olacakmış havasını estiriyor yaşlı adam satır aralarında. Ve çok geçmeden yüzük ile bilgileri bir bir anlatmaya koyuluyor. Çok ilginç, bak nasıl başlıyor yüzük bahsi, okuyorum.
“ İnsanda el, elde parmak, parmakta yüzük dönüyor işaret ediyor yazgı sahibini…”
Ve bak, rasgele işaretlediğim yerlerden devam ediyorum okumaya.
“Hususiyetle mücevherlerin, envai türlü takıların imal edildikleri madenlerin tabiatta az ve nadir bulunur olduklarından ötürü zaten kıymet biçtiğimiz şeyler olmaları bir yana, bizim kaderimizle bütünleştikleri yerde esas anlam ve değere kavuşmaları sebebiyle de apayrı mana dünyasının kapılarını açarlar bizler için.”
“ Yüzük görmemiş parmaklar olduğu gibi, parmağını da bulmak isteyen yüzükler olagelmiştir oğlum. İşte bu yüzük asıl sahibini senin vesilenle bulacağını bana ilham etmeseydi nereden bilebilirdim, bu gün biliyor olduklarımı…”
- Benim öyküm kaba hatlarıyla bu kadar, senin bana iletmek istediğin şeyler varsa dinlemek isterim dostum.
- Tabi ki söylemek istediklerim var fakat, benim bir ricam olacak sana. Umarım beni kırmazsın. Gel, en başta yaşadıklarımızı bir süreliğine unutalım ve sen bana ta başından alarak hikayeyi okusana, lütfen.
- Ee, ne yapalım, öyle olsun bakalım. Dinliyor musun?
“İkindi sonrası kalabalık dağılmış, hemen birkaç adım ötede akşam, güne ait tüm hay huyların; gürültü ve şamataların bölünür parçalanırken önce yükselecek sonra ise kapalı boş bir odanın tahta zeminine tek tek dökülecek olan parçalarının sonuncusunu bekleyen yaşlı bir efendinin sabırsızlığı içinde biraz sonraki koyu sessizliği kolluyor gibiydi.”
- Şey, özür dilerim araya girdiğim için. Yahu bu hikayenin adı neydi sahi?
- Adı mı?
Yüzüğün Parmak Takıntısı.
mart-nisan 2007 LAMURE dergisi
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına gönder!
0 yorum yazılmıştır