Dilin Bir Var Bir Yok Ankasıdır

BAHAREVİ

Kategori: SIIR

 

 

Sonbaharı er geç bırak dalında

            Beyaz şilteler kızların açık saçık uykuları

 

                        Dilin ağırlığında her renk bir harf

 

Bana gelecekse dursun turuncuya gökyüzü

            Ve derken itler çoğalır kahverengiler

 

                        Bu işkence başlamadan da vardır

 

Saymaz gece her yerde damlasını

            İhmaller yarı örtük yarım örtük

 

                        Göze gelimsiz her tanıdık sözcük

 

Tütün karıştı gibi ikindiye

            Sırtında yalnız çıplak orkide kokusu

 

                        İsminin yalan yanlış etrafı

 

Kuru yeşil nasılsa güneş indinde

            Yarı kırmızı ve ıslak arası

 

                        Senbaharı mısın yağmurlu kuşun?

 

Ben değiştirdim cevabı öylecene

             Al üstüne er örtünü baharevinde

 

Mevsimin benden başka bir yaza bir kışa benzerliği

Dargınlığımı alır tanrının sesinden...

 

 

 


16:01 - Pazar, Hazirane 28, 2009 - yorum {3} - yorum yaz


GECE MATİNESİ

Kategori: SIIR

daha uzun kalamıyordum yatışan elmanın çürüğünde

bekledikçe koyulaşan bir kahverengi oluyor eminim

dalıp gitmek hazırdaki uçurum sözcüğünden diğerine

anladım bunu da, yedeğimdeki yeni yetmelik halimle

 

saatteki küstah aldanmazlığa bol kibir şartmış dediler

galiba ilk kez eğiyordum etimdeki bu göğermiş iğneyi

en saplantılı yeriydi, galiba etimin en diklenen yeriydi

ak ipini çektim kopardım gözlerin yumuk karasından

 

dudaklarda acımtırak yaratmanın hevesi yatıştı yatışıyor

nerden anladım, akşam bulutu yağmuru seğiriyor çünkü

eğildim temasına ölü kuş kanatlarının çırpındı çırpınıyor

hemen anladım, sabah vapuru denizini geğiriyor çünkü

 

bastığım mermerin teri titriyor, toparlanıyor can havli

cem olma iştiyakı yetiyor yetmiyor pişmemiş damlaya

ivedi kopup yerden, düşüyor tavanına asma kubbenin

ağır çekim gösteriyor göz, bu güzide kanayış sahnesini

 

bir kare sonrasında yaşı başı geçmiş, geçmiş de Rodin

delice bir yuvarlağı içerden yontuyor, delice gri taştan

alna yapışan kızıl saçları fırçasının ucunda acı ressam

gözbebeğini şeksiz, oydukça oyuyor tuvalinin haricine

 

ala saçlarıyla taze kız, taşıyor esmer sırtlığında annesini

kucağındaki sıcak taşa ani rakamlar kazıyor inmeli baba

cami cemaatine tebdil ediyor birden pazarın kalabalığı

musalladan inip kendi namazına duruyor sahipsiz ölüm

 

üstündeki çıplaklığı bir kez daha soyunan deminki kız

yorgan altında buluyor, arayıp bulamadıklarımın tümünü

ala saçlarını düğümlediği yerimden sarkıyor hayata

sıçrayarak ayaklanıyorum yataktan, ama yatak ayaksız

 

boz renkli gömleği ile, aşağıda kıyısında taşlı ırmağın

yorgunluğunu atamamış uzun boyunlu zarif sularının

kanmak bilmez içicileri kara kavruk, sarı savruk ağaçlar

ve daha uzun kalamayacağını bilince elma, çürüğünde

bekledikçe koyulaşan kahverengi oluyor balığın karnı

 

www.cemaat.com

11:45 - Salı, Hazirane 2, 2009 - yorum {yok} - yorum yaz


YÜZÜK DALINA ASILI PARMAK

Kategori: SIIR

                    

                    

                                   ummadığı halde O’na            

 

ta oramda bir yerlere kondurduğun testi sızdırıyor

kanda ihtilaç seyreyledim, paslanır mı kırmızı tüy?

muhalif bir piyonduk eskimiş bu satrançta, desem

ne yana dönsen aynı çıtkırıldım tabansızlık,dersin

 

nasıl bir şekli besliyorsun kahkaham için, yavrum!

yaklaştığımı anlar anlamaz buğulanıyor kör lamba

iki at arabası çıkıyor yoluma, biri akıl yönünden

diğeri tüm yönleri ezberden şaha kalkıyor sürekli

 

içindekine sımsıkı sarıldığım ayna vardı,sen yoktun

çoktan savaşı başlamıştı elimin, diğer elimdekiyle

‘sana yakışanı rabbim, yakın etsin’ dedikçe annem

yakınlığı tutulan yerlerinden tutmakla meşhurdum

 

halâ çevriliyor çevremde çemberi çocukluğumun

ırmakta taş sektiren yaşlı tanrı idi hevesimi tutan

elinden hevesimin ve nefsimin putlar diktiği, yıktığı

çağrılmadığı gül bahçesini dalayan ısırgan otuydum

 

son iki akşamdır indi çıktı göğsümdeki şu taşkın

dilimdeki sayıklama bir lezzet bulaşığıymış,tattım

‘annemin oğluyum’diyor, boşluğu aranıyormuşum

çatırdayan taş imiş, bir isme verev, diğerine içkin

 

günün eğrildiği saatlerdir yaklaşıyor daha kızlara

bir çıban çıkarsam yattığım yerden ılık gövdelerine

suçumu yüklendiğim gibi, pazarın en bezirganıyım

aldığımı sattığımı hak götüre! uyarınca bilindiğim

 

imgesi sulandı ölümün,böğrümdekinin!oğullarım:

cıvıyor, birazdan buharlaşıyor iyi bakın o domur

etimdeki tek yerini kızıllıkla yer gök eden bu ıtır

derimin bir altına üşüşüyor yitenlerin miskalince

 

olmakta oluşun varlığa rabtı erkanınca doğrul gel!

gelişin ilk evveliydin, hele unutma,unutmam zinhar!

yerimde kalıver, ona az buz demeden kat katacağını

testi diyorum,için için sızdırıyor sakladığın sakıncayı.

 

 

 

www.cemaat.com

 

 

 

23:04 - Cumartesi, Şubat 23, 2008 - yorum {yok} - yorum yaz


SÖĞÜT GÖLGESİ TREN İSTASYONU

Kategori: SIIR


 Sonra da ekler henri bergson
birmingham’da 911’de
“dikkat bir bekleyiştir”


beklerken fark edilir boşluklar çünkü
boşluk ve boşluğun dönerli gözleri
beklerken yoğruldu benim dinim diyor
yaşlandı kıllarım sarktı torbada yüküm
ilaçsız bir yudum su içmek
gibi şifasız beklemek


mevsim bir daha dolaşıyor aramızda
arasına kıstırıyor ışık su sızı arasına
yengeç gerekirse akrep arasına diyor
karşılıksız anne arasına
kumda saklı yumurtalarını bekleyen hayvan
beklerken fark edilen hayvan
bu yüzden
beklemek diyor sarkıyor içe
sarkıtıyor gençlik derilerini benekliyor
o ân getiriyorum aklıma beklerken
saçlarını uzunca kıpkırmızı kestiriyorduk
(yıldızlı da kestirirdik
kâlpli yapraklı
elmalı
zenci bazen)


durağın yanındaki yahudi parkta beklerdim
geldiğinde ipince taşınırdım okşamana
kokuna gencecik...
kravat nasıl bağlanır diyor
babam da öyle abanırdı tarlaya
kızıla duran göğe.
su diyor beklerken beyaz ve renksizdir
bebek gülüşlerinden mamûl
yumuşak ve masmavidir
yakışıklı
ve bıçkın durduğu yere


geliyor diyor sonunda beklenen tren
cami avlusuna güvercine
iskeleye
hastaneye
söğüt gölgesine...

 

 

 

www.cemaat.com

15:14 - Cuma, Hazirane 15, 2007 - yorum {yok} - yorum yaz


DOYMAMIŞ SES:ŞİİR:2

Kategori: DENEME

DOYMAMIŞ SES:ŞİİR-2

 

"Çağımızın parçalanmış bilincini aşacak ruhsal bütünlüğe, ilk insanın saflığına ve kendisini nasıl bir sonun beklediğini bilemediğimiz son insanın gün görmüşlüğüne duyduğumuz iştiyakı ve bunun terennümünü şiirden başka nerede bulabiliriz?"   ('Modern Türk Şiirinin Doğası',    Ebubekir Eroğlu)

  

Sanırım, yarın yaşanabilirlik kabilinden nelerin cereyan edeceğini, vuku bulacağını bilebilmek, bugün devindiğimiz alanda neleri yapıp yap(a)madığımızı seyretmektir en fazla. Varlık olarak ortaya koyamadığımızdan ötürü hakkında bir şeyleri bilmekten uzak kaldığımızın bilgisi dil aracılığıyla kurgulanır. Bu kurgu yapısı gereği dilseldir. Özellikle de nesnesi olmayan varlık-landırmaların varlık’ı tümüyle dile dayalıdır. Bilinemezin karşıtı olması yönünde bilinebilir kıldıklarımız, seyri mümkün olabilene ilişkindir. Kendim hakkındaki bilgim, varlığımın bilinebilirliği, varoluşumun seyrini bir süreliğine keserek geriye doğru birikenleri durduğum an’a gelene dek seyredebildiğime yönelik kabulle mümkündür. Kısacası, hakkımdaki bilgi seyredebildiğim yanıyla, ondan ibarettir denilebilir. Seyredemediğim her şey, benim onu bilmemden ötededir. Örneğin ölümüm, ben onu seyredemeyeceğimden, bilgisini asla edinemeyeceğim sonumdur(!). Doğumunu ve ölümünü seyretmekten yoksun kaldığımız ben’in bilinemezliği mukadderdir.

      Başlangıç ve son arasındaki seyirlik var-oluş dilseldir ve bu yüzden de kurmacadır. Asıl hikayemiz, bütün hikayeleri Varedenin tasarrufunda ve onun mülkündedir dolayısıyla. Söz konusu kurmacanın esas unsurları önümüze serilen, bazen de bizatihi sunulan gerçeklik ve dilden ibarettir. İnsana özgü akıl ve irade melekeleri, gerçeklik ve dilin tabiiyetindendirler. Gerçeklik ve dil ile ilişkiye zorlandığım yahut ihtiyaç duyduğum düzlemde bütün sözleşmelere aykırı tutum ve davranışlarım kendine bir dil ediniyorsa, artık gördüğüm, işittiğim ve söylediğim şeyler şiire inkılap edecek demektir. Şiir, yüzü hakikate dönük olandır, adımları ona vasıl gayesindedir. Seyri namümkün hakikatin seyrine şiiri koşmak bir parça özlem giderme kabilindendir hitamında.

Bundan ötürü, gerçek olandan, gerçeklik’ten olası bir nedenle, herhangi bir şekilde söz açtığımda, onun hakikat ile direkt bir bağıntısı olmadığını, olamayacağını peşin peşin belirtmeliyim. Üzerine söz söyleme imkanı bulduğumuz, hatta şartları ve sınırları zorlayarak imkanlar devşirdiğimiz dil’in yurdunda yalnızca gerçeklik’ten dem vurabiliyoruzdur. Hakikat dil’e çağıramadığımız hakikat’liğini koruya ve saklayadursun, bütün’den dış-talanmak bir adım ötede parça’lanmaya dönüşecek, neden sonra dil, her parça’lanmışın evliğini, ev sahipliğini kendiliğinden üstlendiğini belli edecektir. Bu durum karşısında kimsesizliğine ve örtüsüzlüğüne  ev edindiği dil çatısı altında parça kalarak varlığa, varolmaya koşulmuş olanın dil evinden yükselttiği,  ünlediği ses, parça-varlık’ın iniltileri ise, yankısını bula bula çağları ve kıtaları kat eden bu ses yiteceği son’a kadar büyük kulak’ı dolduracağa benziyor.

      Bu yönüyle parça’nın gerçeklik ve dil ile maruz bırakıldığı komşulukta marazi hâl, bazen dikkatli gözlerden, çoğunlukla da incelmiş hassas yüreklerden gayrısına dokunmuyor gibidir. Git gide ihanet’e varan bu bir aradalıkta parça’nın yazgısına denk gelen, gerçeklik’in çıplak görünürlülüğü mü yoksa dil’in savladığı mı bunu kestirmek hayli güç. Parça’nın sesi son kertede şiir olarak yükseldiği vakit, bir bakıma ihanet edenini de arıyor ve onu cevaplıyordur sanki. İzahına yeltenilen ihanet’in açığa çıkarılması zor olsa da elimizde kendine ait bir fotoğrafı bulunmasa da robot resmini çıkartabilmek ne derece mümkün acaba?

      Her parça, parça’lanmış parça’lılığını kemale erdirebilmek çabasında, ilkin parça olarak görünürlüğe, orada bulunmaklığa ve son aşamada görünürlük öncesine rücu ederek döngüsünü tamamlamış sayılır. Birinci evrede parça’nın ilk temasa sokulduğu dil midir, yoksa gerçeklik mi? Bunu bilebilmek bir yana, gerçeklik ile dil’in aynı şey üzere mutabakatı tespit edilemedikçe, parça bunlardan birinin yahut ikisinin birden oyununa gelecektir. Şimdi buna bir de parça’nın kendi hesabına bir oyunu ve emeli olduğunu da katarsak, ortaya belki de üç başlı, üç ayaklı bir ihanet resmi kondurmak mecburiyetinde kalırız. Kimin hangisine, nerede ve nasıl ihanet’e kalkışacağı belirsizlikte şiir bizlere neleri söyler/söyletir?

      Dil’in olanaklığı parça’nın karşısına konumlandırıldığında bir nebze daha netleşir ki, parça’ya özgü ses, dil’in tek ve biricik maddesi ve malzemesidir. Dil’in neredeyse tümden metaforik yapısı, parça’nın elinde şiire yoğrulurken şair-parça’nın elindeki imge kılıcı, adını intikam olarak sabitlemese de, şaire ihanet’in hesabını sorma fırsatını verir; ister dil ister gerçeklik olarak ona sunulana karşı. Yukarıda bahsi geçen oyun, şair sayesinde bozulmuş ve/veya bir kez daha başlatılmıştır denilebilir.

      İmge sayesinde doymuşluğundan silkindirilen dil, hürlüğüne dikkat kesilerek dil ile dansına imkan bulmuştur. Doymamış ses, imge ile yeri geldikçe sırt sırta, iç içe, dış dışa yeri geldikçe de biri birilerinin yerine geçen olarak şairin gözünü açtırmışlardır. Elbet, teshir gücünden mütevellit tesirinden bahsedebilsek de şiir, bu aralıkta güzel, uslu, süslü-bezeli söz söylemek oyunundan düşmüştür. Yalnızca şiirin söyleyebildiğini, başka türlü söyleme imkanı bulabildikse, bir önceki söyleyiş şiir gömleğini çıkarmalıdır. Şairin şiiri ile ne söylemek istediğine ilişkin izaha zorlandığında bize söyleyecekleri toplamı, seçilmiş aynı kelimeler, imgeler etrafında döner dolaşırsa, açıklama umanın elinde şairin şiir olarak söylediğinden ötesi yoksa, böylece içi de rahatlar şiirin, biçemi de. Burada muhakkak hatırlanmalı ki, şiirsellik hemen her yer ve şeyde karşılaşabileceğimizse de ender bulanandır şiir.

      Gerçeklik ve dil, dolaysız ve kendiliğinden bir şeyler vermiş değil muhataplarına. Bahsedeceği bir hakikilikten daima yoksundur ve yoksunluğudur onları ölümün kapısına dek götüren, eşikten bir adım içeriye sokmayan. Verdikleri / verecekleri tam manasıyla bir yaşam değilken, tam bir ölümü de sunmaktan uzaktır özgüllükleri. Kaldı ki, yaşam ile ölüm arasındaki bütün yükselti ve eksiltiler enlemesine ve darlamasına, uzam ve uzay bolluğunda gösterenini ve göstergesini ıskalamıştır. Gerçeklik ve dil’den maada elemanları bulunmayan yeryüzü barınağında yine onlar vasıtasıyla inşa edilebilecek her şey, sekülerliğini itirafa şartlı kalmıştır. Önce ve sonra ile, iç ve dışla bağlantılarını kuramamış sistemin yapısal dinamikleri başkaldırı ve isyana yeltendiğinde kısa devreye zorlanacaktır bir nevi. Şairler, gerçekliği ve dili sistem içi mutabakatından caydıracak adam akıllı avare’liğe makes tutumlarıyla, bir yerden sonra at sineği rolüne en uygun adaylar olarak anılacak eşhastır. Gidişatın rahatını bozarak, kendi hakikatine açılan tüm kapı ve pencereleri gerektiğinde sonuna kadar aralayıp, hakikatin hücumuna maruz kaldığında, gerçeklik adına bir bedenden, dil adına şiirden gayrı bir varlığa sahip değildir artık şair.

      Dile yuvarlanan yahut dil ile yuvarlanmaklığı bakımından insan, düştüğü / düşürüldüğü dil zemininde bir müddet sürünmesi, emeklemesi haricinde yetileri sayesinde kolayından ayak-lanmıştır. Varedenin öğüdü ve önde gidenlerin esinlediği adımlarla dönenip durduğu dirim mekanında bugün tıpkı kenarda bir sahnede, yarın ise mahşerin göbeğinde bütün söyleyeceklerine karşılık değil, yerinde ve özlenen bir suskunluğun temsili olarak şiire bel bağlayacaktır.

      Bu manada şiir, birer yanılsama olduklarını unuttuğumuz yanılsamalar olan gerçeklik ve dilin tuzağından uzaklaşmanın biricik teminatıdır. Can sökücü sorulara cevap beklenilen, hesap vermelerin  güçleştiği, belki tersine döndüğü bir sorgulamada, söylemekten, cevaplar yetiştirmekten ötürü tüm kazanımlarını yitirme riski taşıyanın susmayı becerebildiği dilidir şiir. Kafka’ nın Dava’lısının ne sebeple, kim tarafından, hangi amaca yönelik yargılandığını ve cezalandırıldığını bir türlü öğrenemediği yalnız bırakılmış dünyasında, bağlamı sökülüp atılmış düzlemin en ortasında dilin toptan imkanlarını seferber etmek dahi çıkar yol bulamayacaktır. Dil bir çırpıda kendini hükümden düşürebilmekte, menfaati mucibince görünmezliğe sıvışabilmekte, gerçeklik ise yanılsamalarının bilmem kaçıncı perdesini sahnelemek üzere çoktan hazırdır oyununa.

 

 

www.cemaat.com

22:31 - Salı, Mayıs 22, 2007 - yorum {1} - yorum yaz


Sonraki Sayfa
Hakkımda
DENEME VE ŞİİR
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
cemaat.com
antoloji.com
okumayeri.net
hamvakit
Kategoriler
Son Yazılar
- BAHAREVİ
- GECE MATİNESİ
- YÜZÜK DALINA ASILI PARMAK
- SÖĞÜT GÖLGESİ TREN İSTASYONU
- DOYMAMIŞ SES:ŞİİR:2
- YÜZÜĞÜN PARMAK TAKINTISI
- ELMA ÇÜRÜĞÜ
- HEKİM
- İÇERİNİN UZAKLIĞINA DIŞARININ YAKINLIĞI KÂFİDİR Mİ?
- İĞNEDEN İPLİĞE...
Arkadaşlarım